İnsanın Yaratılması

     HALİFELİĞİ

Yüce Allah insanı, kur’anda çeşitli yerlerde niçin ve nasıl yarattığını anlatmış, diğer varlıklara karşı durumunu, konumunu ve bu varlıklarla olan ilişkilerini bildirmiştir. İnsanın yaratılışını konu edinen kur’an ayeti, aynı zamanda insanın yeryüzündeki halifeliğini de vurgulamaktadır.

(bakara 30) söz konusu ayette yer alan halife ismi, insanın sorumluluk üstlenecek niteliklere sahip olarak yaratılışına işaret etmektedir. Başka bir ayette de Davut peygambere hitaben, “ey Davut, şüphesiz seni yeryüzünde halife kıldık, o halde insanlar arasında adaletle hükmet…” (rad 26) adaletle hükmetmesi istenmektedir. Bu durum insanın, yeryüzünde hükmetme gücüne sahip olduğunun kanıtıdır.

Bu iki ayette söz konusu edilen “halife” kelimesi ile başka ayetlerde geçen “hulefa” ve “halaif” kelimeleri, biri diğerinin yerine geçerek kendilerine verilen görevleri yerine getiren kimseler anlamına gelmektedir. İnsanın kimin yerine halife olacağı konusunda görüş ayrılığı söz konusudur. Halife kelimesi ile, yeryüzünde insandan önce bir varlığın kastedildiği ve bu varlığın yeryüzünü karışıklığa sevk ettiği için, soyunun kesildiği ileri sürülmüştür. Bu soyu kesilen varlığın cinler olduğu iddia edilmiştir.

Konuyla ilgili diğer görüş ise, insanın, allah’ın halifesi olduğu iddiasıdır. İnsanın allah’ın halifesi olduğunu ileri sürmek, insanı ya yeryüzünde Allah’ın yerine geçen bir varlık konumuna, ya da allah’ın yeryüzündeki vekili konumuna getirir. Her iki konumu da kur’an ın ortaya koyduğu yaklaşımla bağdaştırmak mümkün değildir.

“Allah’ın halifesi “ ifadesi ile, allah’ın yasalarını yeryüzünde Allah adına veya allah’a vekaleten uygulayacak insan ın kast edildiği; yasalardan kastedilenin de sadece kur’an’ın hükümleri olmayıp, hem kur’an’ın hükümleri hem de evrenin tabi olduğu Allah’ın yaratılışta tespit ettiği, evrenin düzenini sağlayan doğal ve akli yasalar olduğu savunulmuştur. İnsan ne allah’ın vekili ne de o’nun adına iş gören bir varlıktır. Aksine insan, yeryüzünde kendi adına hüküm süren, kendi özgür iradesi ile yaptığı eylemlerinde, kendi lehine ve kendi aleyhine sorumlu olan bir varlıktır. Allah adına eylemde bulunmayla Allah için eylemde bulunmayı birbirine karıştırmamak gerekir. Yeryüzünde insan da dahil hiçbir varlığın Allah adına iş yapmaya ne hakkı ne de yetkisi vardır.

Allah’ın meleklerle söyleştiği ve insanın halifeliğinin söz konusu edildiği ayerlerde (bakara 31-33) evrenin ve tüm varlıkların yaratıcısı olarak Allah, mutlak bilgi ve irade sahibi bir varlık olarak tanıtılmaktadır. Melekler ise, ancak kendilerine öğretildiği kadar bilgi sahibi ve kendilerine emredileni yerine getirmekle yükümlü varlıklar olarak anlatılmaktadır. Halife olan insan ise, eşyayı isimlendirme, öğrenme ve tanımlama yetkinliğine sahip olan bir varlık olarak ön plana çıkmaktadır.

İnsan, melekler gibi  kendisine öğretilen ve emredilen şeyin dışına çıkamayan bir varlık değildir. O, bilgi edinen, bilgi üreten ve bilgiyle hareket eden bir varlıktır. İnsan bildiklerini uygulama alanına geçirecek güce de sahiptir. Bu gücünü istediği yönde ve şekilde kullanabilme yeteneğine sahip olması, ona irade sıfatının da verildiğini göstermektedir. İşte insanın sorumlu bir varlık olması, özgürce kullandığı bu irade sıfatından kaynaklanmaktadır. İnsanın yaratılışta sahip olduğu bu nitelikler insanı diğer varlıklardan ayırmakta ve ayrıcalıklı kılmaktadır. İnsanın sahip olduğu bu nitelikleri doğru yönde kullanmasında, yine kendisine Allah tarafından verilen akıl ve ilahi bildirimler yol gösterecektir.

İnsanın, en önemli niteliklerinden biri bilgi üretmesi ve bilgi sahibi olmasıdır. Hatta Allah bu nitelik bağlamında insanı ve melekleri adeta sınava tabi tutmuştur. Bu sınavda insan, meleklerde bulunmayan bilgi edinme ve üretme yeteneği ile başarı kazanmıştır. Meleklerin tanımlayamadıkları ve tanımlamada aciz kaldıkları eşyayı, insan, tanımlamış ve ayrıcalıklı olduğunu ispatlamıştır.

Halife kelimesini, allah’a vekalet anlamında yorumlamak, kur’an’ın ruhuna taban tabana zıt bir yaklaşımdır. Vekalet kavramı, bir başkası adına veya onu temsil ederek iş yapma yetkisini ifade etmektedir. Kur’an’ın pek çok yerinde Allah, peygamberimize hitaben, onun vekil olmadığını, yani ne insanların ne de Allah’ın vekili olduğunu belirtmektedir. Peygamberimizin bile Allah’a veya insanlar vekil kılınması söz konusu değilken, başka insanların allah’ın vekili olabileceğini ve o’nun adına hareket edebileceğini kabul etmek mümkün değildir.

     ÖZGÜRLÜĞÜ

Türkçe özgürlük kelimesi ile karşılanan “hürriyet” Arapça “hurr” kökünden gelen bir mastardır. “hurr” kelimesi ise köle olmayan anlamındadır. Kelime bir kişinin hakimiyeti altında olmayan kişinin hali, engellenmeden hareket edebilme gücü, kendi kendine karar verebilme yeteneği, bağımsızlık gibi çok çeşitli anlamlarda kullanılmaktadır. Genelde “dilediğini yapan kimsenin durumu” olarak ele alınan hürriyet, metafizik ve din alanında ise, kadercilik ve insan fiilleri açılarından incelenmeye ve tanımlanmaya tabi tutulmuştur.

İslam düşüncesinde özelliklede kelamcıları meşgul eden, ilk sorunlardan biri de özgürlük sorunudur. Onlar, özgürlük sorununu insan fiilleri kapsamında ele almışlardır. Kelamcılar, insan herhangi bir fiili nasıl gerçekleştirdiği, fiili meydana getirenin bizzat kendisi olup olmadığı, bunda allah’ın rolü varsa bunun ne oranda olduğu gibi sorunlar üzerinde yoğunlaşmışlardır.

Ahlaki sorumluluğun temel öğelerinden biri olan özgürlük, insanın farklı bir niteliğidir. Kelamcılar bu niteliği, ilahi adaletle ve teklifle ilişkilendirmişlerdir. Onlara göre özgürlük, teklifin temelini teşkil etmektedir. İnsan özgür olmamış olsaydı, ona teklifte bulunulması ilahi adalete aykırılık teşkil ederdi. Zira ilahi adalet, insanın sorumluluğunun gerçekleşmesi için, bir şeyi yapma ve yapmama konusunda insanın özgür olmasını gerekli kılmaktadır.

Allah’ın yaratmış olduğu varlıklar arasında sadece insan irade özgürlüğüne sahiptir. Bu özgürlük, bir kişinin düşünerek, bilerek, karar vererek ve isteyerek bir eylemi ortaya koyabilmesinin temel şartıdır. İnsanın bireysel sorumluluğunun kendisinde bulunan özgürlükle yakın ilişkisi vardır. Özgürlük hem iyiliğin hem de kötülüğün kaynağıdır. Kötülük yapma imkanı olmayan insanın, iyilik yapmasından söz edilemez. Çünkü bu durumda iyilik zorunlu olmuş olur.

Yüce Allah, iyiliğin ve kötülüğün ne olduğunu kur’an da belirtmiştir. Yine kur’an da iyiliğe karşılık ödül, kötülüğe karşılık olarak da ceza verileceği belirtilmiştir. İnsan özgürce karar verebilecek durumda olduğuna göre, davranışlarını kendisi belirler ve tayin eder. Fail kendisi olduğu içinde yaptığı işin sonucuna katlanır. İnsan iyiliği veya kötülüğü, bu özgürlüğü sayesinde seçmektedir. Bu seçim işi tamamen insanın özgür olmasından kaynaklanmaktadır. Allah insanın özgür olduğu alana müdahale etmemektedir. Bu yüzden insan, sahibi bulunduğu özgürlüğü ile yaptığı her işten sorumlu olmaktadır.

İnsan özgürlüğünün inkarı, insanın bütün fiillerinden ve insanlar tarafından işlenen suçların cezasından da allah’ın sorumlu olduğu, kendi fiillerinden dolayı Allah’ın insanları cezalandırdığı anlamına gelir ki, bunu kur’an ın ortaya koyduğu Allah anlayışı ile uzlaştırmak mümkün değildir.

Allah, insanın özgürce seçtiği ve niyet ettiği fiili yaratır. İnsana bu seçme özgürlüğünü Allah vermiştir. Evrende hiç bir şey, Allah’ın iradesi olmaksızın veya o’nun iradesine muhalif olarak gerçekleşmez. İnsan tamamen özgür olmamasına rağmen, Allah insana sorumluluğu oranında özgürlük vermiştir.

İçinde yaşadığımız evren, her birinin kendine özgü nitelikleri ve yapıları olan varlıklarla doludur. Bu varlıkların nitelikleri ve yapısal formları yaratılışta tanrı tarafından belirlenmiştir. Evrende var olan varlıklar içerisinde sadece insan sorumlu varlık olarak kur’an da açıkça belirtilmektedir.

     SORUMLULUĞU

İnsanın sorumluluğu problemi hukuk ve felsefede olduğu gibi, kelam ilminde de üzerinde önemle durulan bir konudur. Sorumluluk kavramı, çoğu zaman kanun ve yaptırım ile ortaya çıkan hukuki bir oldu olarak ele alınarak, cezaya ve cezai yaptırıma indirgenmiştir. Hukukçuların sorumluluk kavramına yaklaşımı toplumsal düzeni sağlamaya yöneliktir. Felsefeciler ise, insanın fiillerinden yola çıkarak, toplumsal ve ahlaki sorumluluğun olup olmadığını ispat etmeye çalışmışlardır. Spinoza, leibniz, ve schopenhauer gibi metafiziksel bir determinizmin savunuculuğunu yapan filozoflara göre bütün varlıklar ve onların bütün cevherleri, tek bir cevhere, yani diğer bütün cevherleri belirleyen ve kendi kendisini de bizzat belirleyen ilahi cevhere bağlıdır. İnsanın fiilleri de mutlak bir şekilde tanrı tarafından belirlenmiş olduğundan, onun sorumluluğuna hiç bir yer yoktur.

Deterministler, doğada hiçbir ihtimale ve insanın özgürlüğüne yer olmadığını, ahlaki sorumluluğun bir yanılsamadan ibaret olduğunu savunmuşlardır. Sorumluluğun en temel parametrelerinden biri olan özgür irade ile determinizm (belirleyicilik) birbirine zıt iki felsefi ve teolojik kavramdır. Özgür irade, insanın rahatça hareket etmesi ve seçim yapabilmesi anlamına gelir. Determinizm ise, insanın eylemlerini de içine alan bütün oluşların önceden belirlenmiş olduğunu öngörür.

İnsanın irade etme ve seçme özgürlüğüne vurgu yapan, insanın fiillerini bizzat kendisinin gerçekleştirdiğine inanan, dolayısıyla insanın kişisel ve ahlaki bir sorumluluğa sahip olduğunu savunan pek çok felsefi sistemin var olduğu da bir gerçektir. Müslüman kelamcıların soruna yaklaşımı, Allah’ın bilgisi, iradesi ve kudreti karşısında insanın konumunun ne olduğu noktasında düğümlenmektedir.

Sorumluluk problemi ile İslami disiplinlerden biri olan fıkıh usulü de ilgilenmiştir. Ancak bu disiplinin soruna yaklaşımı, sadece günlük yaşamda insanın uymakla yükümlü olduğu hükümleri ortaya koymak ve bu hükümlere uyup uymama durumunda cezai yaptırımın gerekli olup olmadığını belirlemekle sınırlı kalmıştır. Kelamın soruna yaklaşımı ise, kuramsal ve uygulamalı yönleri içermektedir. Bu bağlamda insanın sorumlu bir varlık olup olmaması, hayata ve dünyaya bakış açımızı şekillendirdiği gibi siyasi ve dini anlayışımızı da belirlemektedir.

Kelamda insanın sorumluluğu bir sorun olarak ele alınırken, sadece insanın iradesi, kudreti ve özgürlüğü gibi hususlar değil, aynı zamanda Allah’ın iradesi, kudreti ve ezeli bilgisi gibi konular da gündeme gelmektedir. Allah’ın mutlak ve ezeli olan bilgisi, iradesi ve kudreti karşısında insanın konumunun ne olduğu, insanın herhangi bir eylemi gerçekleştirebilme iradesine, gücüne ve özgürlüğüne sahip olup olmadığı, gerçekleştirdiği eylemlerinden ne kadar sorumlu olduğu, insanın gücünü aşan şeylerle sorumlu tutulup tutulamayacağı gibi sorular Müslüman kelamcıların insanın sorumluluğuna yönelik yaklaşımlarını belirlemektedir. Başka bir ifadeyle Müslüman kelamcıların Allah ve insan tasavvurları, onların insan sorumluluğuna yönelik yaklaşımlarını belirlemek açısından temel oluşturmaktadır.

İnsan diğer varlıkların üstlenmediği zor ve sıkıntılı bir görev üstlenmiştir. Kur’an bu durumu yaratılışla ilişkilendirerek”emanet” şeklinde tanımlamaktadır. Bu emaneti yüklenmeyi Allah, gökler ve dağlara teklif etmiş, ancak onlar bu emanetin ağılığından ve yükünden çekinmişlerdir. Oysa insan bu emaneti yüklenmeyi kabul etmiştir. İnsanın yüklendiği bu sorumluluk, sembolik bir dil ile tasvir edilmiştir. Bu sembolik anlatımda gökler ve yer gibi kendilerinde sorumluluk alma yetisi bulunmayan varlıklara karşı insan adeta yüceltilmiştir.

                                                            İNSANIN FİİLLERİ

     FİİL

İnsan fiilleri konusu felsefenin ve kelamın anlaşılması güç konularından birisidir. Fiil kavramının tanımındaki        zorluk, onun örnekler aracılığıyla açıklanmasını doğurmuştur. Örneklerde yapılan benzetmeler vasıtasıyla fiil kavramına açıklık kazandırılmaya çalışılmıştır. Örneğin Aristoteles fiili şöyle tanımlar: “fiil, kendisinde inşa etme yeteneği olan kimseye nispetle inşa eden, uyuyana nispetle uyanık olan, bitirilmemiş şeye nispetle bitirilmiş şey, maddeye nispetle maddeden sıyrılmış şey gibidir. Aristoteles, madde-form ikileminden hareketle de fiili açıklamaya çalışmıştır. Ona göre her bir şeyde madde ve form olmak üzere iki yön bulunmaktadır. Bunlardan madde, herhangi bir şey olabilen olduğu halde, form, her şey yapabilen, şekil veren kuvvet ve içe ait bir zorunluluktur. Biri edimsel diğeri gücü ortaya çıkmamış olandır. Buna göre kuvve, vücuttaki imkan, fiil de bu imkanın meydana  çıkışıdır. Her hareket ve değişme imkanın gerçekleşmesi, güçten edime geçmesidir.

Müslüman kelamcılar fiil kavramını kendi bakış açılarına göre tanımlamaya çalışmışlardır. Mutezile kelam okuluna göre insandaki hareketler ve boy, renk, hastalık gibi durumlar fiil olarak adlandırılabilir. Mutezili kelamcılar bu yaklaşımla fiili cevher karşıtı olan bir oluş, bir hareket olarak görmektedirler. Mutezili kelamcılar tarafından ortaya konan tanımlardan birisi de, fiilin “güç sahibinden meydana gelen bir olay “ olarak görülmesidir. Bu tanımlar gösteriyorki mutezile fiilleri, gücümüz dahilinde olan ve gücümüz dahilinde olmayan olmak üzere iki kısma ayırmaktadır.

Ebu’l hasan el-eş’ari ve eş’ari kelam okulunun el-bakıllani ve el-cüveyni gibi temsilcileri fiilin Allah ın yaratmasıyla meydana geldiğini ispatlamaya çalışmışlardır. Eş’ari kelamcılara göre insanların bütün fiilleri Allah tarafından yaratılır. Fahreddin er-razi, ye göre nahivdeki fiil ve fail kavramı ile usul alimlerinin ele aldıkları fiil ve fail kavramları arasında fark vardır. Sözgelimi usül bilginlerine göre “insan öldü” ifadesinde, ölme fiili insan tarafından yapılmamıştır. Oysa nahivcilere göre söz konusu ifadede “öldü” fiil, insan ise faildir.

İmam el-maturidi, insanın fiil sahibi oluşunu değerlendirmektedir. Ona göre insan, cebriye’nin iddia ettiği gibi mecazen değil gerçek anlamda fiil sahibidir. İnsanın gerçek anlamda fiil sahibi oluşu, akli ve nakli olarak zorunludur. Aksi takdirde, itaat, isyan, kötülük gibi emir ve yasak türünden olan şeylerin Allah’ın fiilleri olarak görülmesini gündeme getirecektir ki bu, mümkün değildir.

Maturidi kelam okulunu önemli temsilcilerinden olan pezdevi, “Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğu” ayetinden hareketle, insan fiillerinin de ayet de yer alan “her şey” kapsamına dahil olduğunu belirterek fiili, Allah’ın yarattığı bir “şey” veya “nesne” olarak değerlendirmiştir. Aslında maturidi kelamcılar fiilin meydana gelebilmesi için, yokluktan varlık sahasına çıkışını gerekli görmüşlerdir. Onlar bir şeyin yokluktan varlık sahasına çıkışını ise, yaratma olarak değerlendirmişler ve yaratmayı da sadece Allah’a özgü kılmışlardır. Şu halde onlara göre fiilin yaratılması sadece Allah’a aittir.

Mutezile ye göre fiilin, “yokluktan varlık sahasına çıkış” şeklinde değerlendirilmesi geçerli ve tutarlı bir değerlendirme değildir. Zira sonradan varoluşa geçme, fiilin zorunlu bir şartıdır, ancak sonradan olan şeylerle fiili ayırmak gerekmektedir. Asıl olan fiilin güç ve kudret sahibi bir faile özgü kılınmasıdır. Çünkü iyi veya kötü şeklinde nitelendirilen eylemler ancak güç sahibi insanın dilemesiyle gerçekleşen eylemlerdir. İrade dışı olan eylemler iyi veya kötü şeklinde nitelendirilemez.

Müslüman kelamcıların fiile yönelik bütün bu tanımlamaları, bir fiilin ancak fiil yapmaya gücü yeten bir varlıkça yapılabileceğini göstermektedir. Ortaya konan tanımlarda, güç sahibi olmayan bir varlıktan herhangi bir fiilin meydana gelemeyeceğine işaret edilmektedir. Örneğin cansız nesnelerin herhangi bir etki sonucu hareket etmeleri fiil olarak değerlendirilemez. Zira bu tür nesnelerde hareketi sağlayacak herhangi bir güç yoktur. Oysa fiil, güç sahibi bir varlıkta meydana gelebilmektedir.

Burada üzerinde önemle durulan konu fiilin iradi veya zorunlu olup olmadığıdır. İnsanın iradesini kullanarak gerçekleştirdiği her şey, fiil kavramı kapsamına girmektedir. Bu durumda insanda ortaya çıkan iradi olmayan davranışlar fiil kavramına girmemektedir.

Genel olarak hem mutezili hem de maturidi kelamcıları insan fiillerini zorunlu ve isteğe bağlı olarak ikiye ayırmayı uygun bulmuşlardır. Örneğin elimizin kendi irademizle meydana gelen hareketi ile, irademiz dışında titremeden dolayı meydana gelen hareketi arasında fark vardır.

Kelamcıların fiil konusunda farklılaştıkları bir diğer husus ise insanda çıkan fiillerin failinin belirlenmesi konusudur. Bu konu kelamcıların eserlerinde insan fiillerinin yaratılması ve insan fiilleri başlıkları altında incelenmiştir. Yaratma söz konusu olduğu takdirde, fiilin ortaya çıkışında bir failin olmasının gerekliliği gündeme gelmektedir. İşte bu noktada fiilin ortaya çıkışında insana özgürlük tanıyan kelamcılar (mutezile), fiilin faili olarak insanı, fiilin gerçekleşmesinde insana herhangi bir özgürlük alanı tanımayan kelamcılar (ehl-i sünnet) ise, gerçek fail olarak Allah’ı kabul etmektedirler.

Kur’an’daki fiil konusuyla ilgili ayetlere bakıldığında hem Allah, hem de insan fail ve fiil işleyen olarak nitelendirilmektedir. Ancak bu ifadelerden Allah’ın ve insanın fail olma açısından biri diğerinin seçeneği olmadığı anlaşılmaktadır. Kur’an da Allah’ın dilediğini yapan bir varlık olduğu ve fiil işlemenin Allah’a nispet edildiği pek çok ayet vardır. Bütün bu ayetler, Allah’ın mutlak anlamda güç sahibi olmasına işaret etmektedir. Bunun yanında gerçekte Allah’a ait olan ve fakat Allah’ın yarattığı varlıklara isnat edilen fiiller de söz konusudur. Örneğin mucize, her ne kadar bir peygambere isnat edilse de, gerçekre o Allah’ın fiilidir. Mucize fiilinin benzerini meydana getirmek için başkasına meydan okuyan fail de gerçekte peygamber değildir. Zira peygamberler Allah’ın görevlendirdiği elçilerdir. Dolayısıyla mucize Allah’a ait olan bir fiildir.

   

 

 İRADE

Arapça “r v d” kökünden türeyen irade kelimesi sözlükte, “emretmek, istemek, dilemek, meyletmek, arzu etmek, tercih etmek, kastetmek, meşiet, hareket, hüküm” gibi pek çok anlama gelmektedir. Kelamda ise bu kelime, insanın kendi fiilinin sahibi olarak sorumluluk yüklenmeye imkan tanıyan bir nitelik olarak, hem de Allah’ın hür bir seçim ve tercihle fiillerini meydana getirdiğini anlamak için iki yönlü olarak kullanılmıştır.

Allah’ın mutlak iradesini ön plana çıkaran ve insana hiçbir özgürlük tanımayan cebriye, kader ve kaza inançlarının doğal bir sonucu olarak insana bir irade özgürlüğü tanımamaktadır. İnsan, Allah’ın mutlak iradesi karşısında rüzgarın önündeki bir yaprak gibidir. Yaptığı fiillerde seçme özgürlüğü olmayıp mecburdur. Meydana gelen her şey Allah’ın irade, meşiet ve kudretiyledir. Cebriye ye göre fiilin insana nispeti mecazen olup, Allah, cansız nesnelerde nasıl fiil yaratıyorsa, insanda da, insanın hiçbir rolü olmadan fiillerini yaratmaktadır.

Mutezili kelamcılar iradeyi ilahi ve insani olmak üzere ikiye ayırırlar. Mutezili bilginler genel olarak iradeyi, “fiil” olarak tanımlamışlardır. Mutezili kelamcı el-allaf, ilahi iradenin, irade edilenden farklı olduğunu ve iradenin de yaratma olduğunu savunmuştur. Sümame en-nazam, muammer ve cahız gibi mutezili bilginler iradenin fiil, emir ve hüküm anlamı taşıdığını, insanın iradeden başka fiili       olmadığını, irade dışındaki fiillerin insanın ihtiyarıyla olmayıp doğası gereğı olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Mutezileye göre özgür bir iradeye sahip olan insanın, kendi fiillerinin yaratıcısı olması kaçınılmazdır. İnsanın fiilinin meydana gelmesinde Allahın rolünün doğrudan olmayıp, Allah’ın insanda yarattığı kudret aracılığıyladır. İnsanın bu kudreti, iradesine uygun olarak kullanması söz konusudur. Bu durumda irade ve ihtiyar alanında, insanın tam bir özgürlüğü söz konusudur.

Ebu’l hasan el-eş’ari ve eş’ari okulunun temsilcileri Allah’ın mutlak iradesinin her şeyi kapladığını, insan fiillerinin de bu kapsama dahil olduğunu ileri sürmüşlerdir. Eş’arilere göre Allah’ın iradesini mümkün olan şeyler ilgilendirir. Bunun aksini düşünmek, yani Allah’ın bazı şeyleri irade etmediğini söylemek, o’na acizlik ve noksanlık yakıştırmaktır. Allah’ın irade etmediğini yaratması düşünülemez. Görülüyor ki eş’ariler bu konuda cebriye ile paralel düşünerek, insana herhangi bir irade tanımamışlardır.

Maturidi kelamcılar, Allah’ın mutlak iradesi yanında insanın da sınırlı bir iradesinin var olduğunu kabul etmişlerdir. Zira onlara göre insanın sorumlu bir varlık olması, emir yasaklara muhatap olması, bunun sonucunda da övgüyle ve yergiyle karşılanması, onun hür bir iradeye sahip olduğunu göstermektedir.

Maturidi kelamcılara göre insana ait olan biri küllü diğeri cüz’i olmak üzere iki irade bulunmaktadır. Külli irade, insanda var olan ve Allah tarafından verilmiş olan potansiyel iradedir. Bu tür bir irade, insanın mümkün olan bütün fiillerini tercih etmesine, insanın fiillerini hem terk etmesine hem de yapmasına eşit derecede uygun olan nitelik anlamına gelmektedir. Cüz’i irade ise potansiyel anlamdaki külli iradenin belirli bir yönde kullanılması veya yönlendirilmesidir.

İrade kavramı Kur’an da pek çok ayette hem insan hakkında onun özgür olduğunu belirtmek için ve hem de Allah hakkında o’nun mutlak anlamda dileyen bir varlık olduğunu ifade etmek için kullanılmıştır.

Allah’ın dilemesi mutlak, insanın dilemesi ise kendi yapısal biçiminin dileme yetisi ile sınırlıdır. İnsanın yaptıklarından sorumlu olması onun dileyen bir varlık olmasındandır. İradesi olmayan varlıkların hareketleri, isteğe bağlı olmayıp, zorunludur. Kur’an, iman etmeyi veya inkar etmeyi insanın seçimine ve dilemesine bıraktığını bildirmektedir. “Ve de ki: Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin. Biz, zalimlere öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepe çevre kuşatmıştır. (Susuzluktan) imdat dileyecek olsalar imdatlarına, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir kalma yeri!” (kehf, 29) ,

“Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Aırtık dileyen Rabbine bir yol tutar.” (insan, 29) , “İşte o, kesin olarak gelecek gündür. O halde dileyen Rabbine varan bir yol tutsun.” (nebe, 39) . Kur’an’ın bu ifadeleri, insanın fiilerini meydana getirirken tercihte ve seçmede bulunma yetkinliğine, bu konuda özgür olduğuna, dolayısıyla kendi fiillerini bizzat kendisinin yaptığına işaret etmektedir.

 Ders Tarihi
26.05.2009

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !