Tarih Felsefesi

Tarih Felsefesinin Tanımı

 

“Tarih Felsefesi” adlı kitabında Tarih felsefesi tabirini ilk kullanan Hegel’dir.Hegel’e göre tarih felsefesi,tarihin felsefede felsefeyle yorumudur.Tabiri ilk kullanan Hegel olmasına rağmen, tarih felsefesinin ilk kurucusu İbn Haldun’dur.Tarih felsefesinin konusu tarihtir,fakat tarih felsefesi tarihten ayrı bir şeydir,bir felsefedir.

 

İbn Haldun ve Tarihin İlim Olarak Temellendirilmesi

 

Tarih kelimesi karşılığı Yunanca “Historia” kelimesinin anlamı araştırma ve inceleme olmasına rağmen İbn Haldun’ a kadar tarih hep sadece “storia” gibi, yani rivayet veya tarihi olguların zaman sıralamasına göre tertibi ve anlatımı olarak anlaşılmıştır.

Tarihi, rivayetler zinciri olarak anlamanın en önemli nedeni, başta Aristo olmak üzere onu takip eden Yunanlı ve Müslüman düşünürlerin tarihi ilim saymamış olmalarıdır.Aristo’ ya göre doğru bilgi değişmez olmalıdır.Aristo, tarihin konusunu değişken olaylar anladığı için tarihi ve bugün beşeri ilimler denen sosyoloji gibi birçok ilmi ilim saymamıştır.

İlk defa İbn Haldun, ünlü eseri “Mukaddime” de sadece tarih değil kendisinin “Umran İlmi” dediği başta tarih ve sosyoloji olmak üzere kültür aynı manevi veya beşeri ilimler denen ilimlerini bir ilim olarak vazetmiştir.

İbn Haldun, “Mukaddime” nin başlangıcında tarihin, tarih doğası yapılan yanlışlıklardan dolayı ilim haline gelemediğini, bu yanlışların kaynağını anlatır.Sonra tarihi olayların aslında diğer dini, sosyal, siyasi, ekonomik olaylardan başka bir şey olmadığını anlatır.O halde doğa bilimlerinde varolan nedensellik ilkesi tarihte de geçerlidir.Tarihi olaylar belirli bir denen veya nedenler zinciri sonucu ortaya çıkarlar.Tarihi yorumlama bu neden-sonuç ilişkilerini anlamaktır.Tarihin ikinci ilkesi ve yasası sabitlik yasasıdır.Üçüncüsü değişimdir.

İbn Haldun’a göre tarihin içinde saklanan mana ise, incelemek, düşünmek, araştırmaktan ve varlığın sebep ve illetlerini dikkatle anlamak ve hadiselerin vuku ve cereyanının sebep ve tertibini inceleyip bilmekten ibarettir.İşte bundan dolayı Tarih şereflidir ve Hikmetin içine dalmıştır.Bundan ötürü Tarih hikmet=felsefe ilimlerinden sayılmaya layıktır.

İbn Haldun’a göre hiçbir sosyal olay benzetme yolu ile diğerleri ile açıklanamaz.Bazı yönlerden benzemiş olsa bile, diğer birçok yönlerden onlardan ayrılır.

İbn Haldun’ göre her şey devamlı bir yenileşme içinde değişmekte ve hiçbir sabitlik arz etmez. Aynı şekilde İbn Haldun devamlı şöyle der:Tarihi yazıcılığındaki önemli diğer bir hata, zaman içinde toplumların yaşama şartlarındaki ortaya çıkan değişmelerin dikkate alınmamasıdır.Bu çeşit değişmeler dikkat çekmeyecek şekilde ortaya çıkarlar ve hissedilmeleri için uzun zaman alırlar. Onları fark etmek zor ve ancak bazı kimseler tarafından keşfedilirler.

İbn Haldun’ a  göre insan toplumunun değişmelerini inkar eden kanunların inkarıdır. Her şey, ister o bir düşünce olsun ister bir fiil, tabiatı icabı bu kanuna tabi ve bu değişiklik bizzat onun kendindendir.

İbn Haldun’a göre insanlar tabii olarak olayları benzetme ve kıyasla açıklamaya yönelirler, fakat onların bu metodları kendilerini çok kolayca hataya sürükler.

İbn Haldun’ a göre sosyologların, ekonomistlerin, tarihçilerin ve politikacıların metodları kıyas, zihni ve genel karakterli metodlar değil, fakat; beş duyu ile elde edilebilen tecrübi verilere ve gözlemlere dayanması gerekir.

 

Tarih Anlayışları 

 

Tarih felsefesinin en temel sorusu tarih ve tarihin kaynağı nedir sorusudur.

 

Tanrı Merkezli Tarih Anlayışı

 

Tanrı merkezli tarih anlayışı hıristiyan bilginlerin anlayışıdır.St. Augustine’ den Hegel’ e birçok batılı filozof ve düşünürün tarih ve tarih felsefe anlayışının temeli, hıristiyanlık dogması olan Teslisin unsurlarının farklı vurgularla yorumundan ibarettir.Üç Tanrı’ dan teslisin üçüncü unsuru Kutsal Ruh’ un işlevi, insanlarda yapıp-etmenin görünmez failidir.Buna Göre o halde insan fiilleri, bu Kutsal Ruh’ un eseridir.

Ünlü teolog St.Augustine göre teslisin unsurları arasındaki ilişki sevgi ilişkisi olduğundan tarih, bu sevginin tecellisidir.Bu sevgiyle Tanrı tarih anlamında zamanın içindedir.

Hegel’ in Mutlak Ruh ve Evrenin Ruhu veya Mutlak Akıl dediği şey aslında Kutsal Ruh’ tur.Devlet, evren ve tarih tanrıdır.Kutsal Ruh bir sıra düzenle sürekli diyalektik yürüyüşle, hem tez, hem antitez ve hem de sentezi oluşturarak devam ediyor.Nihayi sentez, Tanrı’nın kendine dönüşü ve oluşun bitmesi olacaktır.Hegel’ e göre, tarihin amacı olduğundan sonu da vardır.Fakat bu, Tanrı iradesinin devinimini tamamlamasına bağlı olduğundan tarihlendirilemeyen bir sorundur.

 

Tarih Merkezli Döngüsel Tarih Anlayışı

 

Bizzat tarihin kendisinin kutsallaştırılmasıyla oluşan tarih anlayışıdır. Bu Hindlilerin ve Yunanlıların anlayışıdır. Hindlilerin veda ve Upanişad kutsal metinlerindeki kozmolojik öğretilere göre evren ve medeniyetler tarihi döngüseldir.Tarih uzun dönemler  ve evrelerden sonra sürekli tekrar eder. Bu döngüsel tarihte birey insanın tarihi, ya Nirvana’ ya ulaşarak evrensel ilkeyle beraber olmaktır; ya da reinkarnasyona uğrayarak temizlenme sürecine girerek, belirli bir süre tarihin döngüsel kaderine dahil olacaktır.

 

İnsan Merkezli Tarih Anlayışı

 

İnsan merkezli belirgin tarih anlayışını Hegel’ in farkı fakat birbirine zıt iki sınıf yorumcularında buluyoruz.Birinciler “Sağcı Hegelciler”, ikinciler “Solcu Hegelciler”

Tarihi Materyalizm:Adından da anlaşılacağı gibi bu solcu Hegelcilerin özellikle Feuerbach ve K.Marks’ ın tarih anlayışıdır.L.Feuerbach, Hegel tersine çevrilmeli diyerek, Tanrı ve tarih , insanın bizzat kendi benlik ve sonsuzluğunun şuurunun bir yansıtmasıdır.Hegel’ e göre Tanrı, insana insan olarak gelirken, Feuerbach için Tanrı’ yı yaratan insandır.Feuerbach’ ın tanrısı, ekmektir, sudur, topraktır.

Karl Marks:Feuerbach’ ın materyalizmine katılan Marks, onun tarihi bireysel görmesine ve bireyselciliğine karşıdır.Marks, tarihi toplumsal görmektedir.Diyalektik materyalizm, toplumları yabancılaştırmaktan kurtarmak için bir tarihi materyalizmdir.Hegel için, tanrısal bir lütuf olan tarih, Marks için ideologların toplum için lütfudur; çünkü ideologlar insanları kilisenin ve burjuvazinin köleliğinden kurtararak aracısız maddi ve ekonomik imkanlara kavuşturacaklardır.Sınıf kavgaları aşamaları ile toplum ülküsel düzen komünizme ulaşınca tarihin sonu gelecektir. Bütün insanlık tarihi, sınıf kavgalarının tarihidir.Kavga tarihin motorudur.

Marks’ a göre tarih aynı zamanda insanın bilinçlenme ve kendini oluşturma sürecidir. O şöyle der:İnsanların varlığını belirleyen onların şuuru değildir; aksine onların sosyal varlığı onların şuurunu belirler...

 

Tarihçi Tarih Anlayışı:Yukarıda anlattıklarımızdan başka tarih anlayışı da sağcı Hegelcilerin anlayışıdır.Bu anlayışın en iyi temsilcisi, hatta kurucusu olarak Dilthey’ i görüyoruz.

Wilhelm Dilthey tarihi yaratan ne Tanrı’ dır, ne de maddedir.Tarih insan bilincinden ve bilinçli iç duygularından doğar. Bilinç, başlangıçta insanın kendi ayniyetini sağlayan bir güçtür.Ancak başkasının bilincinin farkındalığıyla bilinç tarihi olur. Dilthey’ in bu görüşüne tarihselcilik denir.Tarihselcilik, tarihten anlatımın en büyük ilkesini çıkarmaktır. Dolayısıyla hakikat tarihi şartlarına göre anlatımdan ibarettir. Hakikaten, zamani ve kültürel şartlara bağlılığı hakikatin teşekkülünü ortaya çıkarır ve hakikatin en önemli özelliği böylece geçici oluşudur; sabit hakikat yoktur; tarih nihayet, Hegel’ de olduğu gibi oluşun diyalektiğidir.Dilthey’ e göre tarihi devrimin her süreci farklı bir hakikat ortaya çıkarır; aynı bir hakikatin sürekliliği söz konusu değildir.Dilthey’ in taihselciliği, gerçekten bir tarih faztazmidir; hakikat yoksa, tarihin hakikati de yok demektir.

 

Olgusal Tarih Anlayışları

 

Olgusal tarih anlayışı, tarihi tarih kabul edip, tarih, olaylardan hareketle geriye doğru gelerek onların genel kültürle, olayların nedenlerine ve sonucu insana uzanan tarih anlayışıdır.Bu da çok tarihçilerin tarih anlayışıdır.Bunların başında Toynbee gelir.

 

Toynbee ve Tarih Felsefesi:Toynbee, tarihi araştırmaları büyük tarihler ile sınırlı gören tarihçileri eleştirir.Zaman ve mekan itibariyle en büyük ve geniş alanlara yayılmış olan milli devletler veya bağımsız şehir devletlerinin toplumları yahut herhangi bir siyasi topluluk tarih araştırmalarının alanıdır...Sosyal birimler halinde yaşayan ve devlet şeklinde tezahür etmeyen sosyal topluluklar, tarih araştırmacılarının ele alıp önem vermeleri gereken en mühim araştırma alanıdır.

Medeniyetlerin ortaya çıkışlarındaki sebep basit olmadığı gibi tek başına bir etken de değildir.Ancak bu sebep bütün etkenlerin ortak bir ilişkileri sonucunda medeniyetleri oluşturur.

Toynbee: “Toplum; fertler arasındaki ilişkidir.Bu ilişki fertler arasındaki kişisel işler alanında aralarını bulmakta ve bütün fertleri toplum dediğimiz ortak bir masa üzerinde bir araya getirmektedir.

Sürekli gelişen ve çoğalan medeniyet, ayrışma bilmez bir birliktir. Gelişme ve çoğalma ameliyessi de son derece uygun ve ölçülü bir harekettir. Fakat bu ameliyyenin gerçekleşmesinde rol oynayan sayısız topluluklar teorik şekliyle kalmadığı tecrübeyle sabittir. Fert, yaratıcı azınlık veya bütün toplum çeşitli etkenlerden dolayı ister uyulan ister red edilen bir keyfiyette görüş ayrılığına düşer. Onun için Toynbee bu hususta sözlerine şöyle devam eder:

“ Burada çeşitli medeniyetlerin tarihlerinde ayırıcı özellikler taşıdığını gördüğümüz gibi aynı medeniyetin bünyesinde bulunan küçük topluluklar arasında da farklar görüyoruz. Helen medeniyeti estetik ile Hind medeniyeti dini alanda taşıdığı özelliğiyle ve Batı medeniyeti ise yol itibariyle bilimsel özellikleri itibariyle de otomasyoneldir.” Toynbee’ nin benzetmesiyle ; “ Medeni gelişme, tarlaya tohum atan çiftçinin durumuna benzer. Atılan her bir danenin ayrı bir içeriği, varlığı ve varacağı yeri bellidir. Buna rağmen tohumu tarlaya saçan çiftçi tek bir türdür. Bu tohumu ileride tek bir biçici tarafından biçilmek üzere bir tek çiftçi saçıyor.”

Gelişmiş medeniyetin aydınlığı ve ışıkları geniş bir zaman ve zemine yayılır ve ekonomik, politik ve kültürel etkilerini çevresinde yaşayan geri kalmış ilkel kabilelere uzatıp bünyesindeki yaratıcı azınlığın peşinden koşan çoğunluk kitlesi arasına çeker. Onun bu faaliyeti zayıflayıp yıkılıncaya kadar sürer. O zaman cazipliği yok olur. Çevresindeki kabilelerin ona olan itaatlerini ve onun kabilelere olan etkisini kaybeder. Hatta ona karşı saldırıya geçmeye tahrik eder. O zaman da etrafı ve bünyesindeki kitlelerle ilişkisini keser, sürekli cephelere bölünür. Önceleri bir medeni gelişme döneminde rahatlık ve hürriyet kapısı durumunda iken o zaman bu durumlara düşer. İşte bu sonunda sınırdaş olan kabileler veya yıkılmaya yüz tutmuş medeniyetin bünye ve hakimiyetinden uzaklaşmış olan Harici proleteryanın lehine sonuçlanır. Bu da her iki taraf arasını ayıran bir çizgide meydana gelen savaşlarda kendini gösterir.  

Toynbee araştırmasının bu kısmında medeniyetlerin yıkılışında insanların ruh ve iç alemlerini kasıp kavuran bir fesat, kötülük ve ahlaksızlık yayılır. İnsan hayatının bütün cephe ve safhalarına hakim olan güzellik, berraklık, iyi niyet ve özellikle medeni inkişaf ve yükselme döneminde insanın hayatını süsleyen güzel hasletlerin yerini kötülükler kaplar. Bu kötü yaşantılar da  insanın bütün şuur ve yaşantısını altüst eder. Bu dönemde ahlak ve gelenekleri yok eden her türlü ruhi bozukluklar ve vicdanı fesatlar yayılıp bütün toplum fertlerini kapsar. Bu çöküş edebiyatı, ilimleri ve dilleri yok eder. Ayrıca dinler arasında bir diyalog ve birleşmeleri temenni eden ve sonuçsuz kalan teşebbüsler görülür. Topluma egemen olan azınlık bütün vatandaşlarına bir felsefi düşünce  sistemi veya seçtiği herhangi bir dini sunarak benimsemelerini ister ve bu hususta çok gayret eder. Ancak bu gayretinde şazz ve istisnai bir durum arz eder. Bu da mağlup milletler arasında İslami davetin yayıldığı kuvvet veya kolaylık gösterme metodu ile temsil edilir.

 

 

  Ders Tarihi

  19.05.2009                                                                          

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !